“DND KONSEPTİ” NEDİR?

DND Konsepti, insanların deprem sel ve bunun gibi acil durumlarda huzur ve emniyet içerisinde insanca yaşayacakları mobil binalarla , idari binalar, okul ve diğer olmazsa olmaz yapıların inşasını en basite indirerek , olağanüstü şartlardaki toplum hayatını en kısa sürede tüm kolaylık tesisleri ile  normal hayata döndürmek için tasarlanmıştır.
Katlanabilir ve modüler yapısı, önceden depolanabilme özelliği ile oldukça ekonomik olan D&D evleri, beklenmedik bir şekilde gelişen ya da planlanmış koşullarda ortaya çıkan; doğal afetler, acil durumlar, çatışma ve karışıklıklar, askeri operasyonlar, yeniden yapılanma, iskan ve geliştirme projelerinde hızla kurulabilen özellikleri ile  etkin çözümler sunar.
Konseptin en önemli özelliği ; Acil Durumlara Hazırlık “Emergency Prepradness” için ana unsurlardan biri olan barınma ve tesis ihtiyaçlarını önceden ve çok ufak bir alanda depolayıp kullanıma hazır tutabilmesi ve ihtiyaç halinde de inanılmaz bir hızla kullanılabilmesidir.

 

Tamamı için tıklayınız

Durum Analizi:

Etiyopya, Sahra altı Afrika’da AIDS’ ten ciddi biçimde etkilenen en kalabalık ikinci ülkedir. 2005 yılının ortalarında Etiyopya’nın nüfusu 73 milyona ulaşmıştır ve nüfusun 2025 yılına kadar yıllık %2’nin üzerinde bir hızla artmaya devam edeceği tahmin edilmektedir. Etiyopya’nın nüfusunun %43’ü 15 yaşın altında olmakla birlikte kırsal nüfus, toplam nüfusun %84’ünü oluşturmaktadır.

2005 yılında yapılan tahminlere göre ülkedeki 1.320.000 kişi HIV/AIDS ile yaşamaktadır; bunların 634.000 kadarı kırsal alanlarda, 686.000 kadarı ise şehirlerde yaşamaktadır. 15 – 29 yaş grubunda HIV/AIDS taşıyan kadın sayısı, bu virüsü taşıyan erkek sayısından fazladır. Otuz yaş üstündeki kesimde ise HIV/AIDS virüsü taşıyan erkek sayısı daha yüksektir.

Aynı şekilde tahmin edilmektedir ki; toplam 137.500 yeni AIDS vakası ve 128.900 HIV virüsü bulaşma vakası görülmüştür. Bunlardan 30.300 kadarı HIV pozitifli doğum vakaları olmakla birlikte 134.500 kişi AIDS yüzünden ölmüştür. Tahminlere göre 0–14 yaş grubunda AIDS yüzünden annesini kaybetmiş 529.800; babasını kaybetmiş 464.500 ve hem annesini hem de babasını kaybetmiş 250.200 çocuk bulunmaktadır. 2005 yılında görülen 141.000 tüberküloz vakasının %32’si HIV/AIDS yüzünden oluşmuştur. AIDS 15–49 yaş arasındaki yetişkinlerin ölüm nedeni olarak %34’lük bir orana sahiptir ve şehir nüfus içinde bu oran %66,3’tür. 1998 mali yılında (Temmuz 1, 1997- Haziran 30, 1998) kayıtlı 564.351 VCT müşterisinin % 13,7’sinde HIV virüsü pozitif çıkmıştır ( %15,7 kadın nüfusu içinde ve %11,6 erkekler arasında).

21. yüzyılda Afrika kaynamaktadır. Bağımsızlık döneminden itibaren bu kıtayı sarsan çok biçimli kriz, herkes tarafından zaten bilinmektedir. Yer yer Orta Afrika ülkelerinin büyük bir bölümünde varolan farklı dinamiklerden, siyasi, ekonomik ve toplumsal ve sağlıksal kötüleşmeden bahsedilir ve bununla ilgili olarak üzüntü duyulduğu söylenir. Günümüzde Büyük Göller krizi, insanlığa karşı ciddi suçlar meydana getirerek, Afrika kıtasında özellik kazanmış, bu suçlar toplumların günlük yaşamlarını fazlasıyla etkilemiş ve özel sektörün yatırım şanslarını ciddi anlamda kısmıştır.

Sıtma, çocuk felci, uyku hastalığı (trypanosomiase), isala bağlı hastalıklar, kolera, verem gibi hastalıklar birkaç Afrika topluluğunda ciddi boyutlarda zararlara neden olmuştur. Bu patolojiler sağlığa karşı bir tehdit oluşturduğu gibi Orta Afrika’nın kalkınmasına da engel olmaktadır. Bu yüke bir de HİV/AİDS eklenmiştir; bu hastalığın sonucu sürdürülebilir kalkınma elde edebilmek ve kalkınma için binyılın hedeflerine ulaşmak (WHO) için yapılan bütün gayretleri riske atabilir. Bu bulaşıcı hastalıklar toplulukların sağlını tehlikeye attığı gibi dünyada ve Afrika’da vuku bulan ölümlerin üçte biri bunlardan kaynaklanmaktadır.

Buradaki bildirimiz şu soruya cevap vermeyi dilemektedir: kalkınma amaçlı yardımın yeri Orta Afrika’da sağlık sorunlarının çözümünün neresindedir? Kongo Demokratik Cumhuriyeti, yukarıda tasvir ettiğimiz durum için örnek teşkil edecektir. Bu soru iyice düşünülmeyi ve uygulamalı bir yönelim sunabilmek için sağlık uzmanları, sosyologlar ve antropologların ortak bir bakışını gerektiren bir sorudur. Buna ulaşmak için ilk önce Afrika’da ve özellikle Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde sağlık durumunun kötüleşmesinin nedenlerini incelemenin daha faydalı olacağı kanaatindeyiz.

Tamanı için tıklayınız
Genel Durum

Etiyopya 1,1 milyon km2 yüzölçümü ile Afrika Boynuzu olarak da bilinen coğrafyada yer almakla birlikte  tahmini olarak sahip olduğu 70 milyonun üzerindeki nüfusuyla Nijerya’nın ardından Sahra altı Afrika bölgesinin en kalabalık ikinci ülkesi konumunda yer almaktadır. Nüfustaki kadın/erkek oranı karşılaştırıldığında bu alandaki göstergelerin neredeyse aynı oldukları görülmektedir. Erkeklerin toplam nüfus içindeki oranı %50,1 iken, kadınların oranı %49,9’dur. Ülkedeki ilköğretime devam yaşı 7- 14 yaş sınırını kapsamaktadır. 2004–2005 öğretim yılında bu kategorideki öğrenci sayısı 14,3 milyon olmuştur. Aynı dönemde resmi eğitim kurumlarında kayıtlı olan söz konusu 14,3 milyon öğrencinin %55,9’u erkek, %44,1’i kız öğrencilerden oluşmuştur.  Yapılan tahminlere göre 2009–2010 döneminde ülkenin toplam nüfusunun 81,3 milyona ulaşması beklenmektedir.  Etiyopya kültürüyle, lehçeleriyle ve topografyasıyla çok çeşitli bir ulus niteliğine sahiptir. Nüfusun %85’i kırsal kesimlerde yaşamakla birlikte, söz konusu kesim, yağmura dayalı tarıma bağımlı durumdadır. Gayri Safi Milli Hâsıla’nın %42,1’i tarım sektörü tarafından sübvanse edilirken, şehir merkezlerinde yaşayan nüfusun oranı yalnızca %15’tir. Etiyopya kişi başına düşen yıllık 100 dolar ile gelir açısından dünyanın en yoksul ülkelerinin başında gelmektedir. Ulus-devlet olarak Etiyopya’nın uzun bir siyasi tarihi bulunmakla birlikte, yönetim biçimi 1974 yılına kadar monarşi olmuştur. Söz konusu tarihten günümüze doğru gelindiğinde, yaklaşık yirmi yıllık süreçte sosyalist bir programı benimsemiş askeri bir yönetimin 1991 yılına kadar ülkeyi idare ettiği, o tarihten günümüze kadar olan süreçte ise federal bir yönetimin iktidarda bulunduğu görülmektedir. Ülkede halen dokuz eyalet yönetimi ve iki meclis bulunmaktadır. Etiyopya’nın ulusal para birimi olan Birr’in cari değerine bakıldığında 8,70 Birr’in 1 dolara karşılık geldiği görülmektedir.

Orta Afrika’da eğitimin durumu iyi değil. Bir zaafı suri halini almıştır. Uzun yıllardır yapılmış olan bu gözleme hiçbir itiraz getirilmemiştir. UNESCO’nun (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu) İstatistik Enstitüsüne göre çocukların yarıdan fazlasının ilköğretimi tamamlamadıkları 19 Afrika ülkesinden ve 44 Sahra Altı Afrika ülkesinden en az 6 tanesi Orta Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu’na (CEEAC)  (1) üyedir. Bunlar Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Ekvator Gine, Sao Tome ve Principe, Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Burundi’dir. Bu son on beş yıl içinde ilköğretim ve ortaöğretim alanlarında çok önemli bir gelişme kaydedilmiştir, öyle ki öğrenci sayısı iki katına çıkmıştır.

Lisans ve lisansüstü eğitimi de önemli bir gelişme sergilemiştir. Orta Afrika’da yirmi yıl önce on beş üniversite bulunurken günümüzde yaklaşık atmış kadar üniversite mevcuttur. Fakat bu çabalara rağmen bütün alanlarda üniversiteler toplumun ihtiyaçlarına cevap veremediği gibi nicelik ve nitelik bakımından da yetersiz kalmaktadır.

Bununla beraber maalesef genel olarak Orta Afrika ülkeleri, eğitim ve öğretim sistemlerinin yıkılışına tanık olmaktalar; oysa halkların büyüklüğünü ve mutluluğunu sağlayan eğitim ve öğretimin gelişmesidir.

Kenya örneği, son 30 yıllık süre içinde Sahra altı Afrika’da eğitim ve kalkınmanın gayelerini ele almak için çok uygun bir alt-bölge örneğidir. Uzun zaman boyunca Kenya, çok yüksek bir okullulaşma oranına sahip olduktan sonra , 90’lı yıllarda ciddi boyutlara varan bir krizle birlikte okullulaşma oranlarında son derece önemli bir düşüşe tanık olmuştur. Demokratik yollarla 2002’de seçilen yeni geçiş hükümeti, Ocak 2003’ten itibaren uluslararası sermaye topluluğunun yardımıyla evrensel ilköğretim alanında çok ciddi bir program oluşturmuştur.

1963’teki bağımsızlığından itibaren Kenya’da eğitimin hızlı gelişmesi, belirgin bir siyasi iradenin meyvesi olmuş, ardından yerel topluluklar bu alanda yatırım yapma görevini üstlenmişlerdir. 80’li yıllarda uluslararası kalkınma politikaları, özellikle ilköğretim eğitimiyle ilgili yeni değerlendirme sistemleri tanımlamış, bu da mevcut toplumsal ve siyasi dengeleri değiştirmeye yardımcı olmuştur. Dış kaynaklı bu yeni yönelimler, etkilerinin ölçülmesinin yerinde olacağı okul alanına yeni bir şekillendirme meydana getirmiştir. Kenya’nın eğitim sisteminin yakın tarihli değişiminin incelenmesi geçmişte, günümüzde ve gelecekte ülkenin toplumsal ve ekonomik alanda olduğu kadar siyasi kalkınmasında da okul kurumunun yerini değerlendirmeyi sağlayacaktır.

Antik dönemlerin bilinen en önemli kütüphanelerinden ve müzelerinden olan “İskenderiye Müzesi ve Kütüphanesi”  Afrika’daki yüksek eğitim kurumlarının temellerinin oldukça eskilere dayandığını göstermektedir. Eski İskenderiye’nin, Avrupa Rönesans döneminde önde gelen hümanistlerin bilimsel başarılarına yol gösterici ışık olduğu ifade edilmektedir.  Hıristiyanlığın ortaya çıktığı ilk dönemlerde, İskenderiye’nin rahipler sınıfının ve Etiyopyalı eğitim kurumlarının felsefi ve teknolojik konularda yapmış oldukları tahminler ise eski kurumların devamını oluşturmuştur.

Modern anlamda üniversitelerin dikkate değer eserleri arasında Afrika İslam Üniversiteleri’nin makaleleri oldukça ön planda yer almaktadır. Özellikle milattan sonra 859 yılında kurulan Karawiyyin Üniversitesi ile yine milattan sonra 969 yılında kurulmuş olan Al Azhar bunların başında gelmektedirler. Bununla birlikte söz konusu üniversitelerin akademik başarıları, uluslararası toplumun da dikkatinden kaçmamıştır. Bu üniversitelerin akademik standartları daha önce belirlenmiş olsaydı milattan sonra 1382–1421 dönemi boyunca hizmette bulunmuş olan Al Azhar üniversitesinin akademisyenlerinden İbn-i Haldun gibi bu dönemlerde yaşamış olan diğer bilginler de tüm zamanların büyük tarihçileri ve sosyologları arasında yer alabilirlerdi.  Öte yandan Timbuktu Üniversitesi tek merkezde toplanmayıp, kendisinden bağımsız birkaç kampüs açarak farklı seçenekler sunmaya başlamıştır. Gerçekleştirilmesi düşünülen mevcut bir proje  ile söz konusu üniversitenin yakın zamanda son derece nitelikli ve bilimsel bir yayına imza atması beklenmektedir.

Sahra altı Afrika, birbirinden oldukça farklı deneylerin yapıldığı bir bölgedir. Özellikle 70’li yıllardaki insanî felaketlerinden, 80’li yıllardaki devletlerin gelirlerinin düşüşlerinden ve 90’lı yıllardaki yapısal düzenlemelerinden itibaren Sahra altı Afrika, bütün kalkınma yaklaşımlarının denendiği bir yer haline gelmiştir. Yaklaşımlar her ne olursa olsun, bu eylemlerin etkisi genel itibariyle çok düşük olarak kabul edilmektedir: Hatta Sahra altı Afrika’nın gelirinin son yirmi yıl içinde düştüğü dahi dile getirilmektedir. Bu başarısızlık, 70’li yıllarda ortaya çıkan bir tür Afrika kötümserliğinin medyalara, kamuoyuna, ekonomik çevrelere ve son olarak kalkınmaya destek veren uluslararası mercilere yerleşmesine neden olmuştur.

Bu başarısızlık, her biri kendi ideolojisini deneyen mercilerin çoğalmasını da beraberinde getirmiştir. Başarısızlığın gözlemlenmesi, kalkınma eylemlerine son verilmesine neden olabilecekken, iki denetimsizlik bu artışa yol açmıştır: 80’li yıllardan itibaren Asya’da ve bir parça da Latin Amerika’da olup bitenlerden farklı olarak devletler ya kalkınma eylemlerinin uygulanmasında uzun zaman yetersiz kalmışlar ya da yalnızca tanık olmakla yetinmişlerdir.  (Courade, 1989).

Eksik olan ikinci önemli nokta, kalkınma ajanslarıyla kalkınma eylemlerinin finansmanında sermaye sahipleri arasındaki koordinasyondur.  Bunu görmek için her kuruluşa özgü ve son derece karmaşık bir kalkınma projesinin uygulanmasındaki yöntem çokluğuna bakmak yeterli olacaktır. Bu eksiklik, finansman olasılıkları karşısında kalkınma önerileri arasında bir eşitsizliği doğurmaktadır. Dolayısıyla kalkınma sistemi, proje “sözcüğü” altında özetlenen taleplerin çokluğunun, finans arzlarının, koşullarının, aşırı belirlenmesine çarptığı bir piyasa olarak şu anda işlemektedir.

Bu makalenin amacı, 1980 yılında başlatılmış olan Lagos Eylem Planı’ndan itibaren Afrika’nın Ekonomik İyileşme Girişimleri’nin eleştirel bir değerlendirmesini sunmaktır. Afrika ekonomilerinin sürekli durgunluk ve sürekli kötüleşen ekonomik hoşnutsuzluk ortamı içinde debelendiği acı yılların ardından Afrikalı yetkililer ve yöneticiler, Afrika kıtasını yeni bir gönenç ve zenginlik pozisyonuna taşıma konusunda son derece arzulu görünmektedirler.

NEPAD’ın, Afrika için bir ekonomik rönesans* sürecini başlatıp başlatamayacağı konusunda ciddi kuşkular mevcuttur. Bu bağlamda, çalışmamız başlıca şu sorular üzerinde durmayı amaçlamaktadır: 1970’li yılların ortalarından itibaren Afrika ekonomisinde yaşanılan gerilemenin nedenleri tam anlamıyla ortadan kaldırıldı mı? Bu iktisadi gerileme sürecinin sonunda ekonominin felce uğramasından sorumlu olan faktörler nelerdi? NEPAD’ın önerileri uygulandığı takdirde, iktisadi gerileme durumundan kurtulmak ve daha olumlu bir sürece girmek mümkün olabilir mi? Tavsiye edilen eylem planı, uygulanabilir ve güvenilebilir bir plan mı?

Bu makale ilk önce “iktisadi iyileşme” düşüncesini geniş iktisadi değişim dinamiği konteksti içinde tartışıyor. Bu tartışma içinde, “iktisadi iyileşme” olgusunun neoklasik açıklaması sunuluyor ve bu neoklasik açıklamaya karşıt bir yorumun tanımlaması yapılıyor. İkinci olarak makale, değişik stratejilerin içeriklerini ve bu stratejilerin temel bakış açılarını şekillendiren kavramsal iskeleti inceliyor. Üçüncü olarak, bazı önemli uluslararası deneyimleri analiz ediyor ve başarılı örneklerin, neoliberal yöntemleri net biçimde reddeden ve teknolojik gereklilikleri uygulayan anlayışlar tarafından yönetildiğini gösteriyor. Dördüncü olarak, Afrika’nın canlandırılması ve iyileştirilmesi için NEPAD’ın önerdiği neoliberal politikaların potansiyel sakıncalarını ve zararlarını ortaya koyuyor. Sonuç olarak bu makale, Afrikalı politikacılara ve yöneticilere, NEPAD stratejisinin bir bütün olarak, teknolojik gelişme için gerekli olan ihtiyaçlara uygun biçimde yeniden şekillendirilmesini şiddetle tavsiye ediyor.

Afrika’nın Tarihi

953 milyonluk bir nüfusa sahip olan ve elli dört ülkeyi bünyesinde barındıran Afrika’nın son iki yıldaki ortalama ekonomik büyüme oranı %5 olarak kaydedilmiştir. Afrikalılar yalnızca ülke sınırları ile bölünmekle kalmamışlar, aynı zamanda etnik kimlikler, sınıf farklılıkları, kentsel ve kırsal deneyimler, coğrafik engeller ve geniş mesafelerle de bölünmüşlerdir. Afrika’nın sömürgeci paylaşımı, bölge halklarının ne Avrupa ile doğrudan temasta oldukları birer tarihleri olduğuna ne de kendilerine ait bir kalkınma modeli bulunduğuna dair tartışmalara dayanarak 1830 yılında başlamıştır. Sonuç olarak bu kıta “büyümüş çocukların” kıtası olarak adlandırılmıştır.

Yüzlerce yıl önce Afrikalılar, beyaz insanlarla iletişim kurduklarına dair kanıtlar ararlarken; Afrikalı dâhilerin, bilim ve teknoloji ile ilgili alanlardaki bilgileri oldukça gelişmiş, hatta bazı örneklerden anlaşılacağı üzere Batının dahi bu düzeye ulaşamadığı görülmüştür. Metalürji, astronomi, astroloji, matematik, ziraat, denizcilik, tıp, yazarlık, mimari ve mühendislik alanlarında önemli gelişmeler sağlanmıştır. Örneğin dünya üzerindeki ilk okuma ve yazma yöntemlerinden birisi olan resimli eski Mısır yazıları, Afrikalılar tarafından M.Ö. 3000 yılında icat edilmiştir. Bu eski değerler, büyük Afrikalı uygarlıkların yaklaşık olarak üç bin yıllık varlığı sırasındaki canlı ve samimi resimlerini yansıtmaktadır. Hıristiyanlığın ortaya çıkmasından evvel, Mısır’ın güneyindeki eski Meroe şehrinde yer alan Kuşit uygarlığına ait kendine ait beş yüzyıllık el yazısı bulunmaktadır. Etiyopya’nın komşu ülkelerinde, Ge’ez, eski Axum klasik dilleri, M.S. 4. yüzyılda yazılı olarak ifade edilmeye başlamıştır.

1- Gine Cumhuriyeti’nin Tanıtımı

Afrika’nın en batı ucunda yer alan Gine Cumhuriyeti 245.957 km2 lik bir alana yayılmaktadır. Batı’da Atlantik Okyanusuyla 300 km kıyısı olan Gine’nin kuzeyinde Gine-Bissau, Senegal ve Mali yer alırken, doğusunda Fildişi Sahilleri, güneyinde ise Liberya ile Sierra Léone bulunmaktadır. Gine, dört doğal bölgeden oluşmaktadır. Alt Gine veya denize kıyısı olan (esasen Atlantik Okyanusu tarafından sulanmış ovalardan oluşur) dağlardan ve yüksek platolardan oluşan bir bölge olan Orta Gine veya Foutah Djalon, kuzey bölgede yer alan ve çalılıklardan ve orta yükseklikteki platolardan oluşan Yüksek Gine (Haute Gine) ve ormandan oluşan Ormanlık Gine.

Tarım sektöründe ve madencilikte (dünya boksit rezervinin 2/3 ü, 25–30 milyon karat değerinde elmas rezervi, 1000 ton altın, 7 milyar ton demir ve 6600 megavat hidroelektrik potansiyeli) çok geniş imkânlara sahip olmasına rağmen, Gine’de kişi başına düşen GYMH 569 dolardır ve nüfusun %40’ı yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. (Yılda 300 doların altında bir gelirle). Bu durum çok taraflı ve iki taraflı ortaklıklardan gelen önemli finansman akışına rağmen kötü ekonomik yönetimin bir sonucudur.