Sovyetler Birliği’nin dağılmasından günümüze kadar dünya siyasetinde, muazzam etki uyandırması bakımından, 11 Eylül saldırıları benzeri bir gelişme yaşanmamıştır. Saldırılar dünya siyasetinin gündemi ve yapısıyla ilgili birçok sorunun yüzeye çıkmasına sebep oldu. Uluslararası ilişkiler disiplininde bir anlamda Sovyetler sonrası uluslararası sistem ve politikanın yapısını inceleyen çalışmaları andıracak şekilde benzer literatürün 11 Eylül sonrası ortaya çıktığına şahit olduk. Bu disiplinin mensupları için bir deja vu yaşandı. Yaşanan ani şoktan sonra “Dünya bir daha asla aynı olmayacak” gibi argümanların yerini daha dikkatli analizler aldı. Bu tartışmaların diğer bir sonucu da Eylül saldırılarının ulus-devlet sistemini güçlendirdiği düşüncesidir. Gerek Vestfalya ruhunun reenkarnasyonu şeklinde, gerekse uluslararası sistemde sekülerizm için ciddi bir darbe şeklinde ortaya çıkan bu fenomen analiz edilmeyi ve tartışılmayı hak ediyor.

Klasik yaklaşım uluslararası sistemi anarşik bir yapı olarak açıklar. Uluslararası sistemin bu anarşik doğası düşük düzeyde bir nedensellik zincirini gerektirir. Gerçekten de nedensellik düzeyi uluslararası siyasette son derece sınırlanmıştır. Öte yandan kaotik yada hesaplanamaz iç dünyaya karşılık, modern uluslararası sistemi nedensellik belirler. Durumu daha da karmaşıklaştıran olgu olaylar arasındaki karmaşık nedensel bağlantıyı açıklamanın zorluğudur. Krasner’in daha önceden formüle ettiği gibi uluslararası sistem iç politikaya göre daha az kurumsallaştırılabilir. Ortada otoriter bir hiyerarşik ilişki yoktur.  Bu bağlamda uluslararası ilişkiler analizleri birbirine takip eden gelişmeler ve öne sürülen ihtimaller üzerine yapılan çalışmalar olarak özetlenebilir. Bütün kavramlar hatta olaylar belirli bağlamların sonucudur.

Tamamı için tıklayınız

Nüfus:

Bugün Afrika ülkelerinde yaklaşık 750 milyon kişi yaşamaktadır. BM araştırmalarına göre bu sayı 2050 yılında 1,8 milyara yükselecektir. Avrupa’nın nüfusu ise 750 milyondan 650 milyona düşecektir. Genelde Avrupalıların sayısı azalmakta, Afrikalıların sayısı artmaktadır. Bunun başlıca nedenleri şunlardır: Uyku hastalığı, sıtma, çiçek, verem, frengi, cüzam, zatürree ve birçok başka hastalığın önemli ölçüde önlenmesi.

Etnik Yapı:

Afrika bir etnik topluluklar mozaiğidir. Afrika’da 2000 etnik topluluk yaşar. Yalnız Kongo’daki topluluk sayısı 300, Nijerya’daki sayı 200, Fildişi kıyısındaki sayı da 60’dır.

Savaşlar:

Nijerya, Sudan, Kongo, Angola, Mozambik, Ruanda, Liberya, Sierra Leone, Burundi ve Somali’deki iç savaşlarda bir milyonun üstünde insan ölmüştür.
Moritanya, Gambiya, Gine-Bissau, Nijer, Kamerun, Orta Afrika Cumhuriyeti, Brazzaville Kongo’su (Kongo Cumhuriyeti), Cibuti’de büyük iç çatışmalar olmuştu.
1996-1997 yıllarında iç savaş nedeniyle Ruanda ve Burundi’den 400,000 Tutsi göç etmek zorunda kaldı. 200,000 kişi de çatışmalardan, hastalıklardan ve açlıktan öldü.

Sömürgecilik her ne kadar Fenikeliler gibi Akdeniz ve Kızıldeniz havzasında etkili olan ve farklı noktalarda koloniler kuran devletlerin dönemine kadar giden üç bin yıllık bir geçmişse sahipse de aslında bugün bizim anladığımız manada Avrupa devletleri tarafından XVI-XX. yüzyıllar arasında, özellikle Afrika başta olmak üzere Asya ve Amerika’da, uygulanmıştır.

Avrupalılar’ın Akdeniz havzası dışındaki denizlere açılmasıyla birlikte daha önce bilmedikleri yeni coğrafyaları, kendi tabirleriyle “keşfetmelerinin” ardından buraları sömürgeleştirme dönemi başladı. Bu aynı zamanda bugün dünya hakimiyetine sahip olmaları noktasında attıkları en ciddi adımın bir başlangıcıydı. Daha önce Haçlı Seferleri sırasında Doğu Akdeniz bölgesinde etkinliklerini büyük oranda kaybeden Avrupalılar Kuzey Afrika’dan İspanya’ya kadar yayılan Müslüman varlığıyla iyice bölgelerine sıkışıp kaldılar. Endülüs Emevileri, Fâtımîler, Eyyûbiler, Memlûkler ve nihayet Osmanlılar yüzünden Akdeniz bölgesinde bilhassa siyasî ve idarî etkinlik kuramadılar. 1490’lı yıllarda İspanya’daki Müslümanların iktidarına son veren ve başlarını İspanyolların çektiği Avrupalı güçler derhal Akdeniz’e açıldılar ve 1505 yılından itibaren Kuzey Afrika’da önemli kaleleri ve şehirleri birer bire ele geçirdiler. Bunu aynı yıllarda Afrika’nın batı sahillerini dolaşan Portekizliler’in deniz seferleri takip etti. Her iki Avrupalı güç yüzünden kısa zamanda Kuzey ve Doğu Afrika sahillerinde yüzyıllardır hüküm süren Müslüman varlığı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya geldi.

Tamamı için tıklayınız

Bütün sorulara itiraz etmeye niyetli birisi olduğunda Türkiye ve Afrika arasındaki ilişkileri tahlil etmek kolay değildir. Müslüman Türk gücünü istila eden bir güç olarak görmek, Türklerin yönetimini General P. J. Andre’nin de söylediği gibi değerlendirmektir. Andre; “Türklerin işgali daha fazla devam etmeyecek. Her daim canlı kalan Kuzey Afrika’nın demografik gücü, tarım ve ekonomik gelişimi konusundaki Akdenizli görüşünün etkisiyle Fransız işgalinin yenilenmesine, coğrafi sınırlarının devredilmesine ve hatta şüphesiz aşılanmasına ihtiyaç vardır.”

Gerçekten, Türkiye ve Afrika ülkeleri ilişkilerinin tarihi üzerine pek çok okuma vardır. İlk olarak, Cezayir ve Fas okumaları ve son olarak da Türk varlığının herhangi bir katkısının bulunmadığını iddia eden Fransız sömürgelerinin okumaları vardır. Sömürgecilik dönemini inceleyen tarihi çalışmalar Türk varlığının rolünü görmezlikten gelmiş ve Roma ya da Bizans tarihi ile Fransız sömürgeciliği dönemi arasında bağlantı kurmaya çalışmıştır. Bu sömürgecilik literatüründe Türk-Afrika ilişkileri tarihi, Panarabizm ve Müslüman dünyasını siyasi seviyedeki panarabizm, kardeşliğin üstün olduğu Mağrip İslamı ve doğacılıkla karışan Afrika İslâmı arasında bölünmüş olarak kabul eden  “Fransız Müslüman İlişkileri Servisi” raporunda sınıflandırılan Türk entrikaları başlıklarıyla sınırlanmıştır.

16. yüzyılda başlayan ve 19. yüzyılın başında varlığını sürdüren Cezayir’deki devlet meselesi bir sorun oluşturmaya devam etmektedir. 18. yüzyıl sonu ile 19. yüzyıl başında çizilen devlet tasviri büyük oranda yenilense de bu durum 16. yüzyılda Cezayir’in yeniden kuruluşunun koşullarını ve 1830 yılında savaş ile yıkılmasından önce yaklaşık üç yüzyıl süren devamlılığını anlaşılmaz kılmaktadır.

Bu dosyanın unsurları Hamdan bin Osman Hoca’nın “Cezayir’in Naipliğine Tarihsel ve İstatiksel Bakış” adlı kitabının « Ayna » altbaşlığı altında bulunabilmektedir. Kitap, Ekim 1833’te Paris’te Fransızca olarak basılmıştır (1). Trabluslu Hasuna Daghis (2) kitabın Arapça çevirisini üstlenmiş, ancak bu çeviri hiç bulunamamıştır (3).
Şunu itiraf etmeliyim ki,  Afrika tarihini incelerken içinden çıkılması son derece zor olan bir çıkmazla karşılaşıyorum: Parçalanmış bir kıtanın tarihini dışarıdan gelen bir kavramsal gelenek ve paradigma içinde nasıl inceleyeceğim? Keşif, Fetih, Sömürgeleştirme kavramları genel kavramlar olmalarına rağmen, Afrika tarihi söz konusu olduğunda bu kavramlar tek merkezli Dünya Tarihi bakış açısını zorunlu kılıyor.

Bu sunuştaki amacım, konunun merkezini Batı Avrupa’dan İstanbul Boğazına taşımak değil, fakat 16. yüzyılda Osmanlı üstünlüğünden önce Afrika kıtasının evrimsel dinamiğini yeniden kurmaktır. Bunu yapabilmek için, 15. yüzyılda meydana gelmiş ve Afrika tarihinin kaderini biçimlendirmiş olan üç önemli gelişmeyi vurgulamam gerekiyor:

Tamamı için tıklayınız